Musa Avcı
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Blog
  4. Yutulmuş Kelimeler Suskun Hayatlar

Yutulmuş Kelimeler Suskun Hayatlar

featured

Görkemli Kaşgar sabahı, çölün dilsiz sabrını devralmıştı. Güneş, üzüm asmalarının arasından sızarak taş döşeli avluya titrek gölgeler düşürüyordu. O sabah, telefondaki ses ömrüne çizilen en kalın çizgilerden biriydi.

“Sakın… bir daha arama, oğlum. Her aradığında…” dedi kadın. Boğazında biriken gözyaşı sesine yansımış, kelimeleri parçalamıştı. “…bize işkence ediyorlar.”

Oğluna bir daha sesini duyuramayacağını bilen bir annenin titrek sesiydi bu. Cüret’in değil yalnızca, binlerce başka gencin kaderini ören bir ses. O andan sonra aramadı. Zaten ne zaman arasaydı, artık açan da olmadı.

İşte o sabah, Cüret’in içinde bir şey sustu. İçinden akan zamana bir perde indi; ardından yalnızca acı, suçluluk ve belirsizlik kaldı.

Kaşgar’ın o eski evlerinden biriydi onlarınki. Sokak, dar taşlarıyla avluya uzanırken, araya sıkışmış yabani çiçekler inadına yaşardı. Ev, kerpiçten ve ahşaptan örülmüş; zamanın tozuyla güzelleşmişti. Maviye boyanmış balkonları, oyma süslemeli pencereleriyle her sabahı sabırla karşılayan bir evdi. Gölgeli pergolaları, üzüm salkımlarıyla ağırlaşan dalları, Cüret’in çocukluğunun sessiz tanıklarıydı.

Bu evde dört çocuk büyümüştü. En büyüğü Cüret’ti. Erkek kardeşi Erkin, ardından Tumarıs ve Nuzugum. Dördü de hafız olmuştu. Bir babanın; kumaş ticaretinin ardından balın içine gizlediği geçim derdine rağmen, evlatlarını Kur’an’la yoğurmasının, inadın ve inancın meyvesiydi bu.

Baba Kayser, mahallenin saygı duyduğu adamıydı. Anne Iparhan, narin bir sessizlikle her yükü göğüsleyen kadın. Evlerinin taşlarında, gölgelerinde ve duvarlarında onların geçmişi yankılanırdı.

Çocukken sorulan bir sorunun cevabını yutmak zorunda kalmıştı Cüret.

“Bu ağaçları kim büyüttü?” demişti kendisi gibi küçük bir çocuk oyun arasında.

“Allah…” diyecekti neredeyse. Ama yutkunmuştu. Çünkü etrafta kulaklar vardı, gözler. Her çocuk birer muhbir olabilirdi. Onun yerine cevap vermişti diğeri: “Çin hükümeti yetiştirdi.”

İşte o andan itibaren Cüret, iki ayrı dünyada yaşamaya başlamıştı. Birinde hakikat vardı, diğerinde ise hayatta kalmanın gereği olarak yutulmuş ya da yutulmak zorunda olunan kelimeler.

Okulda sabahları Çin marşı söylenirdi. Bayrağın karşısında sıraya dizilir, elleri yanda, yüzleri nötr… Ne Allah vardı sınıflarda, ne de vicdan. Okuldan sonra ise evde babasından gizlice aldığı hafızlık dersleri… Cüret’in zihni, iki farklı dünyayı birbirine çarpan bir sarkaç gibi sallanıyordu.

2005’in bir Eylül sabahıydı. Düğün vardı mahallede. Gülüşler, tebessümler, belki birkaç ezgi. Ama sonra siren sesleriyle bölündü hava. Polisler bastı evi. Cüret’in babası ve annesi tutuklandı. Çocuklar küçük diye anne salıverildi.

O gün, hafızlık talebeleriyle dolu olan evden geriye yalnızca sessizlik kaldı. Rüşvetle hafifletilen ceza, üç yıllık bir hapisle sona erse de, Kayser’in gözlerindeki ışık artık cılızdı. Evlerinde bal kokusu sinmişti duvarlara ama içinde hep buruk bir acı vardı artık.

Liseye başladığında dayatılan dinsizlik zulmü devam ederken geceleri, sabah ezanından önce eve dönmek şartıyla Yasin Hoca’nın derslerine de katıldı. Arapça, fıkıh, hadis… Hâlâ öğrenilecek ne çok şey vardı. Ama her geçen yıl, bir hoca daha kayboldu. Her geçen gün, ibadet biraz daha yeraltına indi.

2014’ten sonra artık hiçbir dini ders verilemiyordu. Camiye gidenin adı “radikal”e çıkıyordu. İnsanların gözlerinde korku, dudaklarında suskunluk.

Bir açık kapı belirdi 2015’te. Çin, anlam verilemez bir şekilde pasaport vermeye başlamıştı. Cüret bunu bir fırsat bildi. Mısır’a, El Ezher’e gitmek epeydir hayaliydi. 2016’da, arkasında her şeyi bırakarak yola çıktı.

Ama Mısır da çok geçmeden gölgelerle doldu. Çin istihbaratı oradaydı. “Geri dönmezseniz aileniz cezalandırılacak.” dediler. Bazı arkadaşları döndü. Bir daha haber alınamadı.

Uzun yıllardır Mısır’da yaşayan Ümid Hoca ve bazı arkadaşları burada kalmaya devam etti. Neden sonra Ümid Hoca da Türkiye’ye kaçınca Cüret de yol gözüktü.

Türkiye’ye geçtiğinde artık kimseye ulaşamıyordu. Ailesi yoktu telefonda, sadece sessizlik. Ve o sessizlik, içini kemiren bir kurda dönüştü.

İstanbul’un kalabalığına karıştığında, kimse onun gözlerindeki yalnızlığı görmedi. Sokaklar kalabalıktı, insanlar telaşlı. Ama o, içindeki sessizlikle yürüyordu. Ne bir dilin yurdu vardı artık onun için ne de yurdun dili.

Zaman zaman, rüyalarında annesinin sesini duyar gibi olurdu. “Oğlum, üşüme,” derdi sanki, “biz buradayız…” Ama uyandığında, sadece tavana düşen sokak lambasının soğuk ışığı karşılar, göğsündeki boşluk bir taş gibi ağırlaşırdı.

Kardeşlerinin ne olduğunu bilmiyordu. En son Tumarıs’tan gelen mesajda sadece bir cümle vardı: “Abi, bizi unuttuysan bile, biz seni unutmadık.”

Cüret bazen telefonunun ekranına saatlerce bakardı. Belki biri arar diye. Belki bir haber gelir diye. Ama telefon hep sustu. Tıpkı içindeki sesler gibi.

Türkiye’de Kur’an öğretmeye başladı. Kendi içinde kopmuş bir gök gürültüsünü susturmak ister gibi, her harfi öğrencilerinin yüreğine nakış gibi işlemeye çalıştı. Onlara sadece Kur’an öğretmiyor, aynı zamanda sabrı, umudu ve sürgünü de aktarıyordu. Sessizce.

Bir keresinde, küçük bir öğrenci dersin sonunda sormuştu: “Hocam, anneniz size dua eder mi hâlâ?”

Bir an durdu Cüret. Gözleri uzaklara daldı. Sonra başını eğdi. “Anneler hep dua eder. Onlar sessizken bile dua eder.”

Ama o bilmiyordu. Annesi hâlâ hayatta mıydı, yoksa…

Bir gün, sabaha karşı pencerenin önünde durmuştu. Karanlık, sokağı kalın bir tül gibi örtmüş, rüzgâr taş duvarlara dokunuyordu. Elinde, hiç açılmamış bir mektup vardı. İçine yazmadığı cümleler, hiçbir adrese gönderilmeyecek sözler.

“Cüret,” diye fısıldadı kendi kendine, “Unutma, adını taşıyan şeyi kaybedersen, neyin kalır?”

O gece, sabah ezanından önce, yeniden secdeye kapandı. Gözyaşları sessizce akarken içinden bir dua geçti: “Allah’ım… Sesimi duyan biri kaldıysa, ona ulaştır.”

Bir sabah, Ümid Hoca onu caminin avlusunda buldu. Elinde küçük bir not defteri vardı; kapağı yıpranmış, köşeleri kıvrılmış. Sayfaları ise bomboştu. Ne bir kelime, ne bir harf. Yalnızca bir yerinde, kurumuş bir gözyaşı lekesi.

Cüret uzun süre konuşmadı. Oturdu, baktı. Avludan geçen bir güvercin, taş zemine konduğunda bile irkilmedi. Sanki çoktan, bütün sesleri içinden susturmuştu.

“Yazmıyor musun artık?” diye sordu Ümid Hoca.

Başını salladı, yavaşça. Hayır anlamında mı, yoksa evet ama gerek yok anlamında mı, belli değildi. Çünkü bazı cevaplar artık kelimelere sığmaz olmuştu. Bazı sorular da cevapsız kalmaya razıydı.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

22 Yorum

  1. 6 Eylül 2025, 06:27

    Yüreğine, kalemine, fikrine sağlık

  2. 6 Eylül 2025, 07:42

    Üzülerek okudum,bir zulmün hikayesini. Elinize sağlık hocam..

  3. Emeğine, yüreğine sağlık hocam.

  4. Maşallah. Emeğine, yüreğine sağlık hocam.

    • Kelimelerin boğaza tıkandığı yerdeyiz. Zulüm her yerde. Birileri kendi ateşini hazırlarken, birileri de cennete yol açıyor.

  5. Türkistan’ın kurt başlı yiğitleri bir gün Kürşad’ın narası ile Tanrı Dağından İnecek,Aleme Nizam verecektir.
    Gök girsin Kızıl Çıksın

  6. 6 Eylül 2025, 08:01

    “Çok ama çok uzun bir aradan sonra ilk defa bir metni okurken gözyaşlarımı tutamadım.

    Belki de ağlamamız, titrememiz ve kendimize dönmemiz gerek.

    Kaleminize, yüreğinize sağlık üstadım…”

  7. 6 Eylül 2025, 08:07

    Kelimeler özenle seçilmiş, gerçekçi, dokunaklı bir hikaye. Bu hikaye, Doğu Türkistan. İnşallah günü geldiginde hürriyetine kavuşur. Gündem ettiğiniz için teşekkür ederim, var olun.

  8. Kaleminize yüreğinize sağlık hocam.

  9. 6 Eylül 2025, 08:20

    Yine muhteşem bir hikâye,bize hikaye gibi gelen ama uzaklarda gerçeğin ta kendisi olan hayatlar,Rabbim kaleminizin ve hissiyatınızın gücünü daha da artırsın sayın hocam

  10. 6 Eylül 2025, 08:24

    Yüreğine sağlık dostum.

  11. 6 Eylül 2025, 08:31

    Yaşasın zalimler için cehennem ama bizim sıfatımızın ne olduğu önemli ve cevapsız bir soru

  12. 6 Eylül 2025, 08:38

    Musa Hocam tebrik ederim. Türk edebiyatının en etkili metinlerinden biri olmuş. Kalemine yüreğine sağlık iyi ki varsın.

  13. 6 Eylül 2025, 08:39

    Emeğine sağlık cesur hocam.

  14. 6 Eylül 2025, 09:53

    Çok güzel olmuş ellerinize sağlık

  15. Yüreğine sağlık üstadım.

  16. Allah Doğu Türkistan’ı özgür kılsın 😢Kaleminize sağlık Musa hocam.

  17. Üstadım hikaye güzel işlenmiş. Emeğine kalemine sağlık.

  18. 7 Eylül 2025, 09:21

    Bazen kelimelerin anlatamadığını bakış ve duruş anlatır

  19. 7 Eylül 2025, 11:50

    Etkili ve duygu yüklü bir hikaye.

Çerezler

Warning: Undefined variable $nonce in /home/res85730442/public_html/turkdigitals.net/home/dir/wp-content/themes/kanews/class/Util/Kai.php on line 223
KAI ile Haber Hakkında Sohbet