Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) Latin Amerika politikası, tarihsel olarak jeopolitik çıkarlar, ekonomik sömürü ve ideolojik müdahalelerle şekillenmiştir. Donald Trump’ın ikinci başkanlık dönemi, bu geleneğin daha agresif ve doğrudan bir versiyonunu temsil etmektedir.
Trump’ın ikinci döneminde “maksimum baskı” politikası, askeri varlık gösterileri ve açık abluka tehditlerine dönüşmüştür. 2025’te Karayipler’e uçak gemisi konuşlandırılması ve Venezuela’ya yönelik “uyuşturucuyla mücadele” adı altında başlatılan deniz ve hava operasyonları, bu yeni yaklaşımın somut göstergeleridir.
Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro, bu operasyonlara karşı yaptığı açıklamalarda şu tespiti tekrarlamaktadır: “ABD’nin Venezuela’ya ilgisi 2019’da birdenbire ortaya çıkmadı. Tam da küresel petrol fiyatlarının dip yaptığı, ABD kaya petrolü üretiminin pahalılaştığı ve Çin’in Venezuela’dan ağır ham petrolü çok ucuza aldığı bir dönemde başladı.” Maduro’nun bu çıkışı, resmi olarak Caracas’tan defalarca dile getirilmiş ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulu kürsüsünde de yankılanmıştır. Maduro ayrıca, Trump’ın “kritik mineraller” yürütme emrini doğrudan hedef alarak, “Lityum, koltan, altın ve petrolümüz için geliyorlar; kokain sadece bahane” ifadelerini kullanmıştır.
Maduro’nun yönetim tarzı ve otoriter uygulamaları uluslararası toplumda yoğun eleştiri alsa da, ABD müdahalesinin zamanlaması ve kapsamı konusundaki analizleri, birçok bağımsız gözlemci tarafından da doğrulanmaktadır. Venezuela’nın kanıtlanmış 300 milyar varillik petrol rezervi, dünyadaki en büyük altın yatakları ve Orinoco Kuşağı’ndaki ağır petrol sahaları, 2025’te yeniden yükselen enerji fiyatları ortamında stratejik bir değer kazanmıştır. Maduro’nun bu kaynakları Çin ve Rusya ile yaptığı uzun vadeli anlaşmalarla korumaya çalışması, Washington’da “kaynakların çalınması” söylemini tetiklemiş ve Trump’ın “Venezuela’nın zenginliğini geri alacağız” retoriğine zemin hazırlamıştır.
Kolombiya’da ise sol eğilimli Devlet Başkanı Gustavo Petro, Maduro ile ideolojik yakınlık göstermese de, ABD’nin bölgedeki müdahaleci tutumuna karşı benzer eleştiriler getirmektedir. Petro’nun “Yalan söylüyorlar, mesele kokain değil, petrol” çıkışı, Maduro’nun söylemiyle örtüşmekte ve iki liderin –farklı siyasi çizgilerine rağmen– ABD baskısına karşı ortak bir söylem geliştirdiğini göstermektedir.
Kolombiya, geleneksel olarak ABD’nin Latin Amerika’daki en yakın müttefiklerinden biri olmuştur; Plan Colombia gibi programlar aracılığıyla milyarlarca dolarlık yardım almıştır. Ancak Trump’ın ikinci döneminde bu ilişki gerilimli bir hal almıştır. Kolombiya’yı “uyuşturucuyla yeterince mücadele etmemekle” suçlayan ABD, yardım kesintileri ve tarife tehditleriyle baskı uygulamaktadır. Bu tehditler, Kolombiya’nın Venezuela sınırındaki 1.700 kilometrelik tampon bölgeyi kontrol etme stratejisiyle bağlantılıdır. Sınır bölgesi, yalnızca göç ve uyuşturucu kaçakçılığı açısından değil, aynı zamanda Venezuela’ya erişim ve kaynak akışını denetleme açısından kritik öneme sahiptir.
Kolombiya’da bulunan altın, nikel ve kömür rezervleri de bu gerilimin bir parçasıdır. Devlet Başkanı Petro’nun sol eğilimli politikaları (örneğin, çevre odaklı madencilik reformları), ABD şirketlerinin erişimini kısıtlayıcı olarak algılanmakta ve bu da diplomatik baskıyı artırmaktadır. Bu durum, klasik bir jeopolitik oyun olarak değerlendirilebilir. ABD uyuşturucu ve terör bahanesiyle, doğal kaynaklara ve stratejik konumlara hakimiyet sağlamayı amaçlamaktadır.
Tarihsel Bağlam: Neo-Kolonyalizmin Tekerrürü
ABD’nin Latin Amerika müdahaleleri, 19. yüzyıldan beri Monroe Doktrini’nin bir uzantısı olarak görülmüştür. 20. yüzyıl örnekleri, bu pattern’i netleştirmektedir:
- 1954 Guatemala Müdahalesi: United Fruit Company’nin muz plantasyonlarını korumak amacıyla CIA destekli darbe, demokratik olarak seçilmiş Başkan Jacobo Árbenz’i devirmiştir.
- 1973 Şili Darbesi: Bakır madenlerinin millileştirilmesine karşı ABD destekli General Augusto Pinochet darbesi, Salvador Allende’yi iktidardan indirmiştir.
- 2009 Honduras Darbesi: Ucuz işgücü ve tarımsal kaynaklar için desteklenen müdahale, Başkan Manuel Zelaya’yı görevden uzaklaştırmıştır.
Bu olaylarda ortak tema, bağımsızlık girişimlerinin “komünist”, “narko-devlet” veya “terörist” etiketleriyle damgalanmasıdır. 2025 versiyonu, daha az sofistike bir yaklaşım sergilemekte olup, “demokrasi ihracı” retoriği yerine doğrudan ekonomik talepler (örneğin, maden anlaşmaları) ön plana çıkmaktadır. Bu, neo-kolonyalizm kavramını – yani, askeri veya ekonomik baskıyla dolaylı sömürü – çağrıştırmaktadır.
Sonuçlar ve Uzun Vadeli Etkiler
Kısa vadede Trump yönetimi, Maduro rejimi üzerindeki baskıyı artırarak bazı petrol ve maden anlaşmalarını ABD veya müttefik şirketlere yönlendirebilir. Ancak Maduro’nun Çin, Rusya, İran ve Türkiye ile geliştirdiği alternatif ittifaklar, yaptırımların etkinliğini sınırlamakta ve Venezuela’yı küresel güç mücadelesinin yeni bir cephesi haline getirmektedir.
Sonuç olarak, Trump’ın “America First” politikası, Nicolás Maduro yönetimine karşı yürütülen kampanya özelinde, klasik neo-kolonyal mekanizmaların güncellenmiş bir versiyonunu sergilemektedir. Uyuşturucu, terör ve demokrasi eksikliği gibi gerekçeler ne kadar vurgulanırsa vurgulansın, arka planda petrol, altın, lityum ve jeostratejik kontrol yatmaktadır. Bu dinamik, yalnızca Venezuela ve Kolombiya’yı değil, tüm Latin Amerika’yı uzun vadeli bir kutuplaşma ve alternatif ittifak arayışına itmektedir. Bölge ülkeleri, tarihsel deneyimlerinden hareketle, bu yeni nesil baskının faturasını yine kendi halklarının ödeyeceğini bilmektedir.