Ocak ayında bir sabah kalktığınızda kar yağdığını görünce bunu normal karşılar ve hatta sevinirsiniz. Çünkü kışın ortasıdır ve kar yağması hayatın olağan akışına uygun bir durumdur. Fakat Türkiye’de bir sabah kalkıp televizyonu açtığınızda yıllardır tanıdığınız, bildiğiniz yada tanıdığınızı sandığınız bir liderin açıklamalarıyla şoka uğrayabilir şimdiye kadar bildiklerinizden tamamen farklı bir siyasetçiye dönüştüğünü görebilirsiniz. Bir anda sersemler ve bu gerçek mi acaba diye düşünürsünüz. Çünkü bu durum hayatın olağan akışına aykırıdır. Oysa ki Türk siyasi tarihine baktığınızda siyaset ülkemizde 365 günde 365 mevsimin yaşanabileceği aykırılıklarla dolu bir senfoni orkestrası gibidir. Ne de olsa Süleyman Demirel’in meşhur cümlesinde ifade ettiği gibi Türk siyasetinde “Dün dündür, bugün bugündür.” Zamanla buna da alışırsınız. Şimdi size siyasetin bu denli karmaşık hale gelmesine sebep olan ilişkilerini, arka planını ve kirli yüzünü tabi ki anlatmayacağım. Türkiye’de o kadar siyasi parti, milletvekilleri, sivil toplum kuruluşları, üniversiteler varken neden geçmişten günümüze siyasi liderlerin tek kelimesiyle ülkemizde herşeyin bir anda değişebildiğinin tarihsel, kültürel ve siyasi sebeplerini yazacağım.
Tarihsel Arka Plan
Türkiye’nin siyasi yapısında lider merkezliliğin kökenleri, Osmanlı İmparatorluğu’nun merkeziyetçi ve otoriter yönetim anlayışına kadar uzanır. Osmanlı’da padişah, sadece siyasi bir lider değil, aynı zamanda toplumun dini, kültürel ve sosyal hayatında mutlak bir otorite figürüydü. Bu, halkın güçlü ve karizmatik bir lider etrafında birleşme eğilimini tarihsel olarak şekillendirdi. Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte bu gelenek, modern bir bağlama taşındı. Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliği, yalnızca bir devlet kurucusu olarak değil, aynı zamanda karizmatik bir figür olarak Türk siyasetine damgasını vurdu. Onun vizyonu, kararlılığı ve halkla kurduğu bağ, liderin siyasetin merkezi haline gelmesi için bir model oluşturdu. Cumhuriyetin ilk yıllarında, İsmet İnönü’nün devletçi politikaları ve otoriter yönetimi de bu anlayışı pekiştirdi. Daha sonra, Demokrat Parti döneminde Adnan Menderes’in popülist liderliği, halkın liderle özdeşleşme eğilimini güçlendirdi. Menderes’in karizması, onun partisinin ve politikalarının sembolü haline geldi; bu, halkın liderle duygusal bir bağ kurmasını sağladı. 1960’lar ve 1970’lerde ise Süleyman Demirel, Necmettin Erbakan ve Bülent Ecevit gibi isimler, partilerini kendi kişisel duruşları ve söylemleriyle tanımladı. 1980’lerde ise Turgut Özal liderliğiyle siyasete damgasını vurdu. Her biri, ideolojiden çok kendi liderlik tarzlarıyla anıldı. Bu tarihsel süreç, Türk siyasetinde liderin partiden ve hatta ideolojiden daha ön planda olduğu bir yapıyı kökleştirdi. Osmanlı’dan miras kalan bu anlayış, liderin hem bir yönetici hem de bir yol gösterici olarak görülmesini sağladı ve bu algı, modern Türkiye siyasetinde de devam etti.
Kültürel Faktörler
Türk toplumunun kültürel yapısı, lider merkezli siyasetin en önemli dayanaklarından biridir. Türk kültüründe, bireyler genellikle güçlü, kararlı ve otoriter bir lider figürüne güven duyma eğilimindedir. Bu, özellikle belirsizlik ve kriz dönemlerinde daha belirgin hale gelir. Ekonomik sorunlar, güvenlik tehditleri veya toplumsal çalkantılar gibi durumlarda, halk, sorunları çözebilecek, yön gösterici bir lider arayışına girer. Bu lider, sadece politik bir figür değil, aynı zamanda bir “baba figürü” ya da “kurtarıcı” olarak görülür. Bu kültürel eğilim, liderlerin halk nezdinde yalnızca bir politikacı olmaktan çıkıp, bir sembol haline gelmesine olanak tanır. Örneğin, halkın liderle kurduğu duygusal bağ, onun söylemlerini ve duruşunu ideolojik bir tartışmadan daha önemli hale getirir. Bu durum, liderlerin karizmalarını ve popülaritelerini kullanarak kitleleri mobilize etmesini kolaylaştırır. Türk toplumunda kolektif kimlik, bireyselcilikten çok toplulukçu bir anlayışa dayanır ve bu toplulukçu anlayış, liderin etrafında birleşmeyi teşvik eder. Ayrıca, Türk kültüründe lidere sadakat, sadece siyasi bir tercih değil, aynı zamanda bir ahlaki duruş olarak algılanabilir. Bu nedenle, seçmenler, ideolojik farklılıklardan ziyade lidere olan bağlılıklarını ön planda tutar. Örneğin, bir liderin hitabet gücü, halkla kurduğu samimi bağ veya kriz anlarındaki kararlı duruşu, onun politik etkisini artırır. Bu kültürel dinamik, liderlerin partiler üzerinde mutlak bir otorite kurmasını ve siyasetin lider odaklı şekillenmesini sağlar. Toplumun bu beklentisi, liderlerin hem partilerini hem de ülkeyi yönetirken kişisel otoritelerini ön plana çıkarmalarına zemin hazırlar.
Türkiye’deki Siyasi Parti Sisteminin Lider Merkezli Yapısı
Türkiye’deki siyasi partilerin yapısı, lider merkezli siyasetin en önemli kurumsal nedenlerinden biridir. Türk siyasi partileri, genellikle liderin kişisel otoritesine dayalı bir şekilde örgütlenir. Parti tüzükleri ve iç işleyiş mekanizmaları, liderin karar alma süreçlerinde baskın bir rol oynamasını sağlar. Çoğu partide, liderler, hem politikaların belirlenmesinde hem de teşkilatın yönetiminde neredeyse mutlak bir kontrole sahiptir. Örneğin, milletvekili aday listelerinin hazırlanması, parti yönetim kurullarının oluşturulması ve hatta yerel teşkilatların atanması gibi süreçler, liderin doğrudan etkisi altındadır. Bu durum, parti içi demokrasinin zayıf olmasına yol açar. Parti üyeleri veya tabanı, liderin kararlarına karşı çıkma konusunda sınırlı bir güce sahiptir; çünkü lider, hem partinin finansal kaynaklarını hem de siyasi stratejilerini kontrol eder. Bu yapı, liderin partiyi adeta bir “kişisel proje” gibi yönetmesine olanak tanır. Örneğin, AKP’nin Recep Tayyip Erdoğan’la özdeşleşmesi, CHP’nin uzun yıllar Deniz Baykal ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun liderliğinde yönetilmesi ya da MHP’de Devlet Bahçeli’nin uzun süreli liderliği, bu kurumsal yapının bir yansımasıdır. Liderler, partilerinin ideolojisini ve politikalarını kendi vizyonlarına göre şekillendirir; bu da partilerin kurumsal kimliklerinden ziyade liderin kimliğiyle anılmasına neden olur. Ayrıca, Türkiye’deki seçim sistemi, liderlerin parti üzerindeki etkisini daha da artırır. Kapalı liste sistemi, liderlerin milletvekili adaylarını belirlemede büyük bir rol oynamasını sağlar. Bu, liderlerin sadık kadrolar oluşturmasına ve parti içinde muhalefeti bastırmasına olanak tanır. Kapalı liste sisteminin lider merkezli siyasete etkisi büyüktür, çünkü liderler, milletvekili adaylarını seçme sürecinde neredeyse mutlak bir otoriteye sahiptir. Örneğin, bir lider, kendisine yakın olan veya parti politikalarına sadık isimleri listenin üst sıralarına yerleştirirken, muhalif veya bağımsız duruş sergileyen isimleri alt sıralara itebilir ya da tamamen liste dışı bırakabilir. Bu, parti içi demokrasiyi zayıflatır; çünkü seçmenlerin adaylar üzerindeki etkisi sınırlıdır ve liderin tercihleri, kimin meclise gireceğini büyük ölçüde belirler. Bu durum, liderlerin partileri üzerindeki kontrolünü güçlendirir ve siyasetin lider odaklı yapısını pekiştirir. Türkiye’de AKP, CHP, MHP gibi büyük partilerde liderlerin liste oluşturma sürecindeki etkisi, partilerin kurumsal kimliğinden ziyade liderin vizyonunun ön planda olmasına neden olur. Sonuç olarak, partiler, liderin gölgesinde birer kurumsal yapı olmaktan çok, liderin siyasi vizyonunu hayata geçiren araçlar haline gelir.
Medya ve İletişim Dinamikleri: Liderin Simgesel Gücü
Medya, Türkiye’de siyasetin lider merkezli olmasında kritik bir rol oynamaktadır. Türk medyası, siyasi tartışmaları genellikle liderlerin kişisel söylemleri, davranışları ve çekişmeleri üzerinden kurgulamaktadır. Bu, liderlerin hem popülaritesini hem de siyasi etkisini arttırmaktadır. Geleneksel medya (televizyon, gazete) ve yeni nesil sosyal medya organları, liderlerin konuşmalarını, mitinglerini ve hatta kişisel hayatlarını öne çıkararak siyaseti kişiselleştirir. Örneğin, bir liderin halka hitabı veya bir kriz anındaki tepkisi, politik bir tartışmadan çok daha fazla dikkat çeker. Sosyal medyanın yükselişiyle birlikte bu dinamik daha da güçlenmiştir. Sosyal medya platformlarında liderler doğrudan halkla iletişim kurarak kendi mesajlarını aracı olmadan yayabilmektedirler. Siyasi parti liderlerinin sosyal medya üzerinden yaptığı açıklamalar veya diğer siyasi figürlerin sosyal medya stratejileri, liderlerin halk nezdindeki imajını güçlendirmektedir. Bu süreçte, liderlerin karizması, hitabet gücü ve halkla kurduğu bağ, politikalarının veya partilerinin ideolojik duruşundan daha fazla öne çıkar. Medya, liderleri birer “marka” haline getirir; bu da siyasetin ideolojik tartışmalardan ziyade liderlerin kişisel çekişmeleri etrafında dönmesine neden olur. Ayrıca, medyanın kutuplaştırıcı dili, liderlerin taraftarlarını konsolide etmesini kolaylaştırır. Bir liderin söylemi, sadece bir politik duruşu değil, aynı zamanda bir kimlik meselesini temsil eder hale gelir. Bu, lider merkezli siyasetin hem medya hem de halk nezdinde daha da kökleşmesine yol açar.
Siyasal Sistem: Gücün Liderde Olması
Türkiye’deki siyasal sistemin evrimi, lider merkezli siyaseti daha da güçlendirmiştir. Özellikle 2017 Anayasa değişikliğiyle kabul edilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, yürütme gücünü tek bir liderde, yani cumhurbaşkanında toplamıştır. Bu sistem, liderin hem devlet yönetiminde hem de parti üzerindeki etkisini maksimize etmiştir. Parlamenter sistemde bile başbakanlar, partileri üzerinde büyük bir otoriteye sahipti; ancak yeni sistem, bu otoriteyi daha da kurumsallaştırdı. Cumhurbaşkanı, hem devletin hem de hükümetin başı olarak, politikaların belirlenmesinde ve uygulanmasında neredeyse tek karar verici konumuna geldi. Bu, liderin sadece parti içinde değil, tüm ülkede siyasi gündemi belirlemesini sağlamıştır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın hem parti genel başkanı hem de cumhurbaşkanı olarak oynadığı rol, siyasetin lider merkezli yapısını açıkça ortaya koymaktadır. Bu sistemde, liderin vizyonu ve kararları, devletin tüm kurumlarını şekillendirir. Ayrıca, liderin partisi üzerindeki etkisi, diğer partileri de benzer bir lider odaklı yapıya zorlar; çünkü siyasi rekabet, ideolojilerden çok liderlerin popülaritesi ve karizması üzerinden yürütülür. Bu durum, liderlerin hem parti hem de ülke yönetiminde merkezi bir figür haline gelmesini sağlar.
Toplumsal Kutuplaşma: Lider Sadakatinin Yükselişi
Türkiye’deki toplumsal kutuplaşma, lider merkezli siyasetin bir başka önemli nedenidir. Son yıllarda, siyasi tartışmalar giderek ideolojik farklılıklardan uzaklaşarak, liderler etrafında bir kimlik mücadelesine dönüşmüştür. Seçmenler, partilerin programlarından veya ideolojilerinden ziyade liderlere olan bağlılıklarını ön planda tutmaktadır. Bu durum, liderlerin taraftarlarını birleştiren birer sembol haline gelmesine neden olmaktadır. Örneğin, bir liderin söylemi, taraftarları için sadece bir politik duruş değil, aynı zamanda bir yaşam tarzı veya kimlik meselesi haline gelir. Bu kutuplaşma, liderlerin halk nezdindeki etkisini artırır; çünkü seçmenler, lidere sadakati bir ahlaki duruş olarak görür. Bu durum, özellikle kriz dönemlerinde daha belirgin hale gelmektedir. Ekonomik sorunlar, güvenlik tehditleri veya toplumsal gerilimler, halkın liderlere olan bağlılığını pekiştirir. Liderler, bu kutuplaşmayı kullanarak taraftarlarını mobilize eder ve siyasi tartışmaları kendi kişisel duruşları etrafında şekillendirir. Bu, ideolojik tartışmaların geri planda kalmasına ve siyasetin lider odaklı bir yarışa dönüşmesine neden olur.
Sonuç Yerine
Türkiye’de siyasetin lider merkezli olmasının nedeni, tarihsel miras, kültürel beklentiler, kurumsal yapılar, medya dinamikleri, siyasal sistemin evrimi ve toplumsal kutuplaşmanın birleşimidir. Osmanlı’dan miras kalan güçlü lider geleneği, toplumun lider odaklı beklentileriyle birleştiğinde, liderler sadece politik figürler olmaktan çıkıp birer sembol haline gelir. Parti sisteminin lider merkezli yapısı, medya ve iletişim dinamikleri, siyasal sistemin gücü bir liderde toplaması ve toplumsal kutuplaşma, bu yapıyı daha da güçlendirmiştir. Bu durum, Türk siyasetini hem dinamik hem de kırılgan bir hale getirmiştir; çünkü liderlerin kişisel başarıları veya başarısızlıkları, tüm siyasi sistemi doğrudan etkilemektedir.